Aldous Huxley’in “Cesur Yeni Dünya” da çizdiği distopik Dünya Devleti özellikle yazıldığı dönem göz önüne alındığında daha şaşırtıcı ve anlamlı hale geliyor diyemeceğim; çünkü bence insanın hayal gücünün sınırları yoktur ve bir bilimkurgu, ütopya, distopya vs. de başarıyı temin eden temel faktör kurguladığınız dünyanın detaylarıyla beraber kendi içinde tutarlı ve inandırıcı olup akıcı bir anlatım üslubu içinde sunulmasıdır. Zaten bu eserin, alanında bu zamana kadar yazılmış en iyi üç, bilemediniz en iyi beş eser içinde sayılmasını göz önüne alırsak söylemek istediğim daha iyi anlaşılır.
“Cesur Yeni Dünya”nın aseptik dünyasında başlıkta da belirttiğim gibi çok temel olarak üç şey yasaklanmıştır: Tanrı, bilim ve sanat. Karşılığında elde edilense istikrar ve mutluluk. Kitapta belirtildiği üzere “Evrensel mutluluk, çarkları sabit bir şekilde döndürür; gerçek ve güzellik bunu yapamaz”. (Tabii burada “gerçek” ve “güzellik” olarak bahsi geçenler sırasıyla bilim ve sanat oluyor.) Bilim yargılayan, sorgulayan zihindir; sanat arzulayan, yaratan zihindir ve her ikisi de istikrardan uzaktır. Oysa Dünya Devleti’nin kurguladığı evrensel mutluluk içindeki bireyin arzuladığını, sorguladığını sandığı şeyler yalnızca birer öğretidir. Dolayısıyla bireyin tüm düşünsel ve duygusal fonksiyonları istikrara yani düzene hizmet eder. Aksi taktirde, “birey hissederse topluluk sendeler.”
Evrensel mutluluk ve aslında istikrar, düzen peşindeki Dünya Devleti’nin, totaliter bir düzen kurması elbette ki kaçınılmazdır. Ford’un ve toplam on adet Dünya Denetçisinin tahakkümü altındaki birey- ki birey demek bile ironik bir anlam içeriyor- hayatının tüm alanlarında etiğinden hobisine kadar bir nevi kodlanarak üretilmiştir. Bireyin topluma kurban edildiği bu düzenin mekanizmasının temel düsturlarından biri şudur: “...mutluluk ve erdemin sırrıdır- yapmak zorunda olduğun şeyi sevmek. Tüm şartlandırmaların amacı budur: insanlara, kaçınılmaz toplumsal yazgılarını sevdirmek.”
Aslında çok da yabancı görünmeyen bu öğretiyi bireysel ve sosyal hayatımızı şekillendiren birçok unsur içinde gördüğümüzü, bunun bize defalarca tekrarlatıldığını, içimize işlenmeye çalışıldığını düşünüyorum. Bu perspektiften bakmaya devam edersek, Dünya Devleti’nin sosyal düzeni aslında bizlerin yaşadığı dünyanın sosyal düzeninden kabaca çok da farklı değil. Bizler de adı konmasa da sosyal sınıflara bölünerek yaşadığımız hayatı sorgulamadan sevmeye koşullandırılıyoruz. Hergün zoraki kendimizi yatağımızdan sürükleyerek “Haydi dünyalılar- özelimde İstanbullular- işe” diyerek başladığımız koşullanmanın dışarı ayağını “Haydi dünyalılar eve” diyerek bitiriyoruz. Bizlerin yaşantısından farklı olarak Dünya Devleti sakinlerinin yaşantısı daha aseptik, daha kontrollü. Herkes kendi steril şartları içinde gönüllü köleliğini sorgulamaksızın seve seve sürdürüyor. Bunu sağlayan en önemli şey ise ekonomik güvence ve koşullandırma. Zaten Huxley de kitabın önsözünde bu durumu gayet net bir şekilde açıklıyor: “.... insanlara köleliklerini sevdirme sorunu.... Ekonomik güvence olmazsa kölelik sevgisi hayata geçirilemez.... Fakat güvenceler, kolaylıkla varmış gibi kabul edilebilirler. Güvencelerin sağlanması salt yüzeysel, dışsal bir devrimdir. Kölelik sevgisi, insan zihin ve bedenlerinde derin ve kişisel bir devrimin sonucu olarak oluşturulmadıkça başarılamaz.” Ve Huxley bu kişisel devrimi gerçekleştirecek totaliter devleti yine önsözünde şöyle anlatıyor: “Gerçekten etkili totaliter devlet, siyasi patronların ve onların yönetici ordularının tüm güçleri kendisinde toplayan hükümetinin, kölelerden oluşan nüfusu köleler köleliklerini sevdikleri için zor kullanmaksızın kontrol ettikleri devlettir.” Kanımca Dünya Devleti’ni en başarılı yapan nokta burasıdır.
Huxley kitapta hayatın anlamının, gerçek birer birey olmanın ve dolayısıyla layıkıyla yaşamanın, varolmanın ne olduğuna dair iki karşıt düşünce geliştiriyor. Mustafa Mond ve Vahşi karakterleriyle temsil edilen düşünceler savunan tarafların bireysel olarak içinde bulundukları durum itibariyle güçsüzleştirilmiştir.
Bunu biraz açarsak; Vahşi karakteri içinde acıları, bedelini ödeyebileceği mutlulukları, özgürlüğü, sanatı, iyiliği, günahı,Tanrı inancı ve ruhu olan bir varoluşun tarafındayken; Mustafa Mond kaostan uzak, steril, düzenin bozulmayan çarklarının döndüğü, mutlak mutluluğun paket halinde sunulduğu bir dünyanın tarafıdır. Çoğu insana Vahşi’nin tarafı daha insanca, daha bilinçli ve daha özgür gelmektedir. Ancak Vahşi karakteri bence romantize edilmiş bir tiplemeden öteye geçememektedir. Kitabın sonlarında Mustafa Mond ile yaptıkları uzun konuşmada argümanlarını zayıf ve ikna edicilikten uzak bir duruşla aynı noktaya bağlıyor. Bedel ödemek, doğal olmak, yüce olmak vs. istiyor. Ama bunları ikna edici donelerle destekleyemiyor. Örneğin:
M.M: “..... herhalde siz Tanrı konusunu iyi biliyorsunuzdur.”
“Şey....” diye Vahşi tereddüt etti. Yalnızlıktan ve geceden söz etmek istiyordu, ay ışığında soluk görünen platodan, uçurumdan, loş karanlığa dalıştan, ölümden söz etmek istiyordu. Konuşmak istiyordu; fakat sözcükleri bulamıyordu. Shakespeare’de bile bulamıyordu.”
Zaten Shakespeare’dan yaptığı alıntıları ve idealist duruşu dışında sağlam bir duruş sergilemeyen Vahşi, özlemini duyduğu Ayrıbölgede de ötekileştirilmekten şikayetçiydi. Değerlerini benimsediği o dünya da, ona idealize ettiği dünyanın değerlerini sunamamış; onu sahiplenmemişti. Sonuç olarak Vahşi ve savunduğu idealler romantik birer figür olmanın ötesine geçememiştir. Hatta en son olarak inzivaya çekildiği fenerde bile aradığını bulamamış, içinde söndüremediği şehvetini kontrol edememenin öfkesini bir Dünya Devleti kadınına yansıtmıştır. Vahşi’yi en son kullanmamak için direnç gösterdiği soma etkisi altında oyunu kaybetmiş bir seyirlik hayvan misali görürüz. Tabir yerindeyse, Vahşi hem argümanları hem de yaşadıkları göz önüne alınınca diğer tarafı alt edememiştir. Dolayısıyla uygarlığa yenik düşmüştür.
Mustafa Mond ise Vahşi karşısında -kitapta defalarca kere vurgulandığı üzere- tok ses tonu, kendinden emin hali ve ifadeleri ile buyurgan kalır. Vahşi’nin okumadığı hatta adını bile duymadığı kitaplardan oluşan gizli kitap koleksiyonu ile Vahşi’nin dünyası hakkında ondan daha fazla şey bildiğini gösterir. Tüm sistemin bilinçli bir eleme ve seçme sonucu oluştuğunu, herşeyin ve herkesin amaca hizmet ettiğini ve bunu da seve seve yaptıklarını anlatır. Hiç bir şey kazara veya gözden kaçırılarak, değeri ve önemi fark edilmeyerek dışlanmamış, yasaklanmamıştır. Mustafa Mond nettir. Kalıcı bir uygarlık adına ne dediğini bilen, ne seçtiğini bilen biridir. Diğer taraftan, Mond görünürde tarafı olduğu şeylere zıt bir inanç ve düşünce içindedir. Vakti zamanında gerçekle fazla ilgilendiği için bedelini ödemesi gereken bir oyun içine sürüklenmiştir. Bilimle uğraşmayı bırakmak şartıyla Dünya Denetçisi olmuştur. Yasakları delmenin bedelini başkalarının mutluluğuna hizmet etmeyi seçerek ödemiştir. Sonuç olarak kendi mutluluğundan feragat etmiştir. Görünürde savunduklarına taban tabana zıt, gerçek düşüncelerini yine bir alıntı ile belirtirsek:
“Üst sınıf insanlar arasında kafası karışık olanların şartlandırmasını bozabilecek türden bir düşünceydi- Egemen İyilik anlamında mutluluğa olan inançlarını yitirmelerine neden olabilir ve asıl amacın daha derinde bir yerlerde, fiziksel insanın ötesinde bulunduğuna inanmaya yönlendirebilirdi. Yaşamın amacının, mutluluğun sürekli kılınması değil, bilincin yoğunlaştırılması ve arınması, bilginin zenginleştirilmesi olduğunu düşünmeye itebilirdi insanları. Ki Denetçi de bunun büyük olasılıkla doğru olduğunu düşünüyordu. Ancak bugünün şartlarında kabul edilemezdi.”
Her iki karakterin savundukları argümanlarını zayıflattıkları tezime geri dönersek, Vahşi idealize ettiği dünyaya bile ait olamamış; sürdürmek istediği yası bile devam ettirememiş; tiksindiği ve öteki dünya insanlarıyla özdeşleştirdiği şehvetinden arınamamıştır. Bu açılardan ikilem içindedir. Mustafa Mond ise sansürlemek zorunda kaldığı asıl seçimleri ve düşünceleri ile görünürdeki buyurgan, net, taraf duruşu arasında ikilemli bir haldedir. Huxley, her iki karakter için de böylesi bir durum yaratarak, tarafların temsil ettiği her iki şekilde de dünyanın ideal formuna ulaşamayacağını vurgulamak istemiş olabilir.

Kitap, bütününe baktığımızda iki temel kavrama eğiliyor bence. Birincisi özgür bireye yer yok. Ne eski düzende ne yeni düzende ne de kişisel inzivasında. Diğer kavram ise mutluluğun tanımına odaklanıyor. “Izdırap karşılığında kazanılan şeylerle kıyaslandığında, şu andaki mutluluk çok sefil kalır... Mutlulukta, şanssızlığa karşı verilen mücadelenin ihtişamlarından hiçbiri yoktur. Günahla mücadelenin, veya ihtiras ya da şüphe nedeniyle ölümüne alt üst oluşların görkemini bulamazsınız mutlulukta. Mutluluğun yüce bir yanı yoktur.” Burada bahsi geçen mutluluk tabii ki şartlandırmayla verilen bedelsiz paket mutluluk. Yoksa şöyle diyor Mustafa Mond “Mutluluk zor zanaat- özellikle de konu başkalarının mutluluğu olunca. İnsan eğer sorgulamaksızın kabullenmeye şartlandırılmamışsa, mutluluk, gerçekten çok daha zor bir uğraş.”
*Kitapta geçen “Tanrı kasada, Ford raflarda” cümlesine atfen